26 Kasım 2011 Cumartesi

Kaygı Anları..


Sanırım aklım karışık son zamanlarda.. Düşünüyorum yine.. Bu pek de yeni bir şey sayılmaz, her zaman düşünürüm ben. Bazı organlar çalıştıkça genişler, büyürler ya, kocaman bir başım olmalıydı, içinde kocaman beynimin olduğu.. Sırf bu bile artık düşünmemem için geçerli bir sebep.. Ama elimde değil ki, düşünüyorum. Hayır tek bir şey düşünsem yine iyi.. Ama bir şeyi düşünürken –daha düşünmeyi bitirmeden- yeni bir şeyi düşünmeye başlıyorum. Böylece aynı anda iki şeyi düşünüyor oluyorum. Sonra bir üçüncü şey ekleniyor bu iki şeye, sonra dördüncüsü, beşincisi derken düşünüyorum işte.. Hem de çok düşünüyorum.. Teoman ağabeyimiz bile demiş; ‘düşünme, kim anlamış ki sen anlayasın böyle’ diye.. Adam haklı, gerçekten haklı.. Düşünüyorum, ama bende çözemiyorum şarkıda ki herkes gibi.. Çözemedikçe de rüyalarımda uğraşmaya başlıyorum düşündüklerimle, tabi o da uyumayı  becerebilirsem.. Uykumda bile rahat yok bana..


Bir şeye uzun süre bakarsak, artık onu görmemeye başlarız.. Hep oradadır o ve alışır artık gözümüz ona.. O kadar vardır ki, varlığını varlıktan sayamayacak duruma geliriz ve ‘gözümüzde’  yok olmaya başlar. Ya da daha somut düşünelim. Herhangi bir nesnenin ismini uzun süre düşünürsek -hatta somutlaştırma isteğimizi bir adım ileri taşıyalım- sesli olarak tekrar edersek onun anlamının azalmaya ve belki yok olmaya başladığını görürüz. Fazla düşünmenin yaptığı da tam olarak böyle bir durum işte. Düşündükçe anlamlar azalıyor, belki zamanla kaybolacak kadar azalıyor. Fark ediyorum ki, uzun zamandır hiçbir şeye yeterli yoğunlukta yaklaşamıyorum. Anlamları(mı) kaybettim. Yoğunluğumu kaybettim, Yoğunlaşmadan derin olamam ki.. Derin olmazsam da ben olamam.

Durgunum.. Hep durgundum ama başka türlü bir durgunluk var üzerimde.. Duymuyorum, söylenenleri anlayamıyorum. Aklım düşüncelerimle ile o kadar iç içe ki, dış dünyaya adapte olamıyorum. Ne müzik dinleyebiliyorum, ne kitap okuyabiliyorum, ne ders çalışabiliyorum, ne de insanlar ile sohbet edebiliyorum.. Gülümseyemiyorum bile… Eskiden de dış dünya ile iletişim problememimiz vardı. Bunu en aza indirebilmek, dış dünyada kalabilmek için insanları, onların sıkıntılarını dinlerdim. Anladıkça kendimi bu dünyaya daha ait hissederdim. Şimdi insanları, sıkıntılarını dinlemeyi de anlamayı da beceremiyorum. Hep içimdeyim. Düşüncelerimin arkasına bir yerlerde hapsolmuş kendimi bulabilme çabası içindeyim.


Yarım kalmış düşünceler var aklımın arka odalarında.. Hepsinin tamamlanması lazım. Yoksa bitmeyecek düşüncem ile savaşım, kendimi bulma kaygım..


23 Kasım 2011 Çarşamba

Kırgın Ben..


Hayat bazen çok acımasız bir yer olabiliyor. Hele hayatın içinde barındırdığı insanlar ondan bile daha acımasız olabiliyorlar. Kırılıyorum o zaman onlara.. Ve üzülüyorum da kırıldığım kadar… Uzaklaşıyorum sonra bazı insanlardan ve kendime yakınlaşıyorum. Yalnızlaşıyorum aslında..

Son zamanlarda yine çok yalnız hissetmeye başladım kendimi. Üzgünüm ve üzgün olduğum kadar da kırgınım. Anlayamıyorum bazı şeyleri.. Anlamayı çok severim oysa.. Anlamadan bırakmaz hiçbir düşünceyi beynim. Ama anlayamadığım şeyler fazlalaşmaya başladı. Yoruyor bu durum beni.. Düşünüyorum. Çözmeden bırakmam bundan eminim. Ama çözemiyorum. Nerede benim arkasına sakladığım güzel sebeplerim? Hepsi terk etmiş olmalı beni.. Belki de büyümek bunun adı.

Biraz önce annemin biraz kırık arkadaşı ‘ne oldu benim kızıma, yüzü gülmüyor’ dedi.. Haklı şirin teyzem.. Gülemiyorum eskisi gibi.. Ne elimden geliyor, ne içimden.. 

Sorununda farkındayım. Her şeyi gözümde çok büyütüyorum. Hiçbir şeyi büyütmemeliyim, bunu da biliyorum. Ama bunu bildiğim zamanlarda daha çok gözümde büyütüyorum. Bilmek yetmiyor işte..

Artık kırılmak istemiyorum...

22 Kasım 2011 Salı

Kalbimin Aklını Hissettirene..


Rakı masasında ki adamlardan biri, diğerine: ‘… yirmi yıldır bana hayır diyor. Ama ben yirmi yıldır ondan vazgeçmedim’ demişti. Bir dizi karesiydi belki,  bekli de bir film sahnesi ya da ne yazarını ne de adını hatırladığı bir kitabın birkaç satırı.. Gecenin bu vakti düşüncesini meşgul eden  bu anıyı nereden anımsadığını bilmiyordu aklım.. Belki de kalbime engel olamadığı anlarımdan birinden emanet bir hayaldi hatırladıkları. İlk kez düşünmedi nedenini, sormadı artık ezbere bile bildiği sorularını, savunma mekanizmalarını bile es geçti.  Ve fısıldadı kalbime ‘aşk böyle bir şey olmalı’ diye.. 

İflah olmaz realist aklımın bu halini gören kalbim, duygulandı, buğulu gözleri biraz daha bulutlandı. Gözlerine inat dudakları sıcacık bir tebessüm ile aydınlandı. Hüznün arkasına saklanmış bir mutluluktu yaşadığı.. Sonunda inanmıştı ona taban tabana zıt kardeşi.. Gözlerinin içine baktı şefkatle ve elini okşadı. Yoğun duygu hallerinden çok da hoşlanmayan aklım bu sefer izin verdi ona ve içten olmaya çalışan bir gülümseme ile karşılık verdi bakışlarına.. Aklımın acemi gülüşünden güç alan kalbim, onun elini avuçlarının arasına aldı ve konuşmaya başladı.. ‘Aşk, onun için umutların en mavisini hissedip, ondan hiç bir şey beklemeyecek kadar derin, suretlere bürüyüp, dokunamayacağın kadar kırılgandır. Aşk sevgili için, sevgiliden habersiz, düş bahçesine yeni umutlar ekme isteği, gelmeyeceğini bile bile, umutsuz bir umut ile sevgiliyi bekleme halidir. Ve aşk alınan nefes kadar yakın, onun görünmezliği kadar uzaktır.’ 

Eskiden olsa şüphe ile yaklaşacağı, türlü bahaneler ile geri püskürteceği bu cümleler karşısında bu sefer sessiz kalmayı tercih etti aklım.. İnancın hissedirdiği hüzünlü bir huzur ile başını kaldırıp kalbimin gözlerinin içine baktı. Kalbim, aklımı kollarının arasına aldı. Ona sıkıca sarılıp, saçlarını okşadı. Aklım ile kalbimin savaşından yorulmuş düşüncem ise, onların  sonunda bir olmuş halini izlerken, İrlanda'lı yazarın sözlerini mırıldandı: ''Kalbin aklıyla yaşamak ayrıcalıktır.'' Ve rahat bir nefes aldı.



11 Kasım 2011 Cuma

Zaten Boşuna

Gel desen de gelir miyim sana sanki?
Varlığını da istemem ki,
Yokluğunu istemeyişim gibi..
Dudaklarım mırıldanır
Saçma sapan kelimeleri..
Ve sen varken bu gece düşüncemde,
Yine onlardan biri:
Kuşlar sıkılmazlar uçmaktan.
Özgürdürler kanat çırparken,
Uçarken ötmeyi de sevmezler.
Ve eğer ben şimdi uçuyorsam,
Neden konuşayım ki?
Neden sorayım sana sorularımı?
Kelimelerin yetersizliğinde,
Cevabın olabilir mi sanki?
Neden kısıtlayım özgürlüğümü seninle,
Uçarken kendi gökyüzümde?
Ne gerek var yorgunluğa?
Hem korku filmi mi oynanıyor burada?
Ama sen korkma..
Kapında duran yine benim.
Hayır, aslında hiç değişmedim.
Sana vermediğinim,
Senin göremediğin.

10 Kasım 2011 Perşembe

Ata'yı Anarken..


Yıllar önce ‘memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler.’ demişti, Mavi Gözlü Dev..  Orta okuldayken tarih derslerinde öğretilen ‘ileri görüşlülüğünün’  kanıtı oldu, seksen dört yıl sonra, bu gün, bu satırlar..

Şimdi Allah’ın adına sığınanlar ile O’nun gölgesine sığınanlar koltuk savaşında.. Hangisi haklıdır, hangisi haksızdır diye onları izlerken, belki eleştirirken atladığımız çok önemli bir şey var. Hiç birinin Atatürk’ün gençleri olmayı hak etmediği.. Hatta hiç birimizin Atatürk’ün gençleri olmayı hak etmediğimiz...


Kim bilir nasıl da huzursuzdur uyuduğu yerde.. Dişiyle, tırnağıyla kurtardığı ülkesini emanet ettiği gençliği izledikçe, gökyüzündeki yerinde nasıl da hayal kırıklığına uğruyordur. Belki de Tanrı ile dertleşiyorlardır. -Tanrı demişken, küçükken Mavi Gözlü Dev’i Tanrı zannederdim ben.. Zaten Tanrıcasına var etmedi mi bu ülkeye ait her şeyi?-


Bu gün onu kaybedişimizin yetmiş üçüncü yılı.. Çelenkler ile, törenler ile anacağız yine O’nu.. Hatta bir kaçımız gözyaşı dökecek. Ama yarın hepsi bitecek. Yarın hiçbir şey hatırlamayacağız. Ne aklımıza bu ülke için harcanan emekler gelecek ne de O’nun bizden bekledikleri…


Ben bu gün Mavi Gözlü Dev’i anarken, onun için dua ederken bir kere de Gençliğe Hitabesini okuyalım diyorum.. Okuyalım ki hatırlayalım, hatırlayalım ki bu toprakların değerini bilelim ve bu topraklara sahip çıkalım.


Tanrı'nın Gözyaşları


Dinler, dinlerin mezhepleri dönek kürenin dönme hızını biraz daha artırıyor. Onun daha bir dönek olmasına sebep oluyor. Dünya karışıyor, karman çorman oluyor. Her geçen gün, gece biraz daha, biraz daha...

Bazıları sözde özlerini koruma derdine düşüp, ırkçılığın hesaplaşmasında..  Hem de bu çirkinliği gizlemek için yüzlerine yaptıkları, ‘inanç’ dedikleri çirkin bir makyaj ile.. Gerçek sebep ise gayet pragmatik, ekonomik..

Bazıları ise ‘yanlış anladıkları’ Allah’ları adına işledikleri cinayetlerin peşinde.. 

Daha nicesi, neler neler...

Kim bilir ne kadar üzülüyordur Tanrı.. Nasıl da kırgındır bu denli yanlış anlaşıldığı için.. Şeffaf inci bile döküyor olabilir hayal kırıklığı ile.. Belki de bilge bir dede edasında sitem ile gülüyordur çakma fanatiklerinin saçmalamalarına, harcadıkları zamanlara, hayatlara…

Yeryüzündeki hangi din, hangi Tanrı başkasının hakkına göz dikmeyi güzel sayar? Başkasının emeğini çalmak, başkasının yaşamını elinden almak.. Hangi Tanrı bunları iyi karşılar?

Ayrıntılar ile uğraşırken bütünü unutuyoruz. İşte dünyanın bu kadar kötüleşmesinin asıl sebebi.. Irk, din, dil derken asıl kimliğimizi unuttuk. Hıristiyan’ım, Müslüman’ım, Fransız’ım, Alman’ım, derken unuttuk özümüzü.. Her birimiz yaptık bunu..  Oysa insanız ve hepimiz aynı özden var olmuş kardeşleriz. Var mı ötesi?

Canlı- cansız bu dünyaya ait her şeyin bir parçasıyım, parçasıyız.. Önemli olan empati ile, barış ile, sevgi ile diğer parçalarımız ile bütünleşe bilmemiz.. Ben’in sen olması, sen’in ben olması, o olması.. Ben, sen, o değil BİZ olmamız…

Kimi Budist’tir, kimi Zerdüşt,  kimi ilahi dinlerden birine inanır. Kimi güneşe ne bileyim ateşe tapar. Kimi ise Ateisttir ya da Agnostik.. Fakat bu dünya da yaşayan herkes aynı kâinatın çocuklarıdır.

Tüm dinlerin temelinde ‘sevgi ve hoşgörü’ yatar. Farklı inançların ortak paydası olan bu iki duygu ile insanlığın aşamayacağı hiçbir şey yoktur.

İlahi dinlerin söz ettiği cennete ulaşabilmek için önce bu dünya cennet yapılmalıdır. Bu ise, dünyanın ev sahibi olan insanların yani bizlerin, hepimizin elindedir.

Tanrı gökdeki tahtında "Hiçbir ayrılığa kapılmadan, bütünün güzelliğini kavramak var" diyor olmalı.. Biz de yeryüzündeki tahtlarımız da bunu yapabilsek keşke...


HİÇBİR ŞEYİM

Ben çıplak kal(ama)mışken sana, 
Aramızda sadece bir pencere vardı oysa..
Gel diyemedim, geç diyemedim,
O pencereden sana.
Açabilmek için gönlümü kutsallığına,
Susturdum cümlelerimi.
Açıp gönlümü, kapadım gözlerimi..
Pencereyi kapattım,
Ve (senin için) yokluğunu seçtim.
Şimdi sen belki en sıcak sevişmelerin içinde..
Ellerin dolaşır fani bedenlerde..
Kokun karışır belki başka tenlere..
Ben sıyrılıp somutluğundan,
Kaybolurum en derinlerde hayalinle..
Ben yokluğunla baş başa,
Sen farkında olmasan da,
Uçururum ruhumu her gece yanına..
Senden habersiz açıp bütün pencereleri,  
Yitirmemek için seni,
Yaşarım sen olmadan sevgini..
Uzak kalır ruhum
Bu dünyanın ‘her şey’liğinden
Hiçbir şeyimsin
Sevgi(li)…




9 Kasım 2011 Çarşamba

MERAK

                                                                
   Tablolarında hangi kadın kanatlanıp melek oldu şimdi?
   Bana söz verdiğin gibi..
   Sevgi(li)...




                                               

8 Kasım 2011 Salı

Şizofren Rüya-Hayalden Gerçeğim-



Bu sabah erken uyandım. Beni bu sabaha erken uyandıran gördüğüm rüyaydı.. Rüya içinde rüyadaydım aslında.. Belki de bu nedenle gördüğüm rüyamıydı, yoksa gerçekten yaşanmış bir anım mıydı bunun ayrımına varmadım. Gerçek ile hayali bir birine karıştırmak konusunda tecrübeli düşünme sitemim için çok da enteresan bir durum değildi yaşadığım.  Ben de düşünmekten vazgeçtim. Ve rüyamı gerçek yapmaya karar verdim. Gerçekliğini somutlaştırmak için onu ete kemiğe bürümem lazımdı. Ruhu rüyamda oluşmuş hayalden gerçeğimi yazarak bir vücudu kavuşturmak istedim. Ve işte rüyam- hayalden gerçeğim- :

… 

Bazı sabahlar erken uyanıyorum.’’Bu sabahların bir anlamı olmalı!’’ düşüncesiyle kalemimi ve kâğıdımı elime alıp ‘bir şeyler’ yazıyorum. Ama sonra anlıyorum ki o sabah anlamlı olması gereken sabah değilmiş! Çünkü yazdıklarımın hepsini bir anlık ‘refleksle’ yırtıp atıyorum. Ya fazla geliyor yazdıklarım ya da az. Bilmiyorum… Bildiğim tek şey içimde ki gibi olmadıkları.

Bu sabah yine erken uyandım. Üstelik bu sabah bir Pazar sabahıydı! Demek ki hala inancım varmış ki(!) ‘anlamlı sabaha’ kalemimi ve kâğıdımı yine elime aldım. Penceremden dışarıya baktım. Dün ki fırtına bitmiş. Ne gök gürültüsü kalmış geriye, ne delice yağan yağmur nede ondan daha deli esen rüzgâr… Hani fırtınalı gecelerin sabahlarında durulmuşluk, huzur vardır ya öyle bir şey vardı penceremde. Üstelik güneş dün geceye inat kızıllığımı göstereceğim şeklilinde bir çaba içersinde.

Daha fazla uzak kalmamalıydım penceremde izlediğim huzurdan. İçimde dışarı çıkma isteği uyandı. Sabretmeye takatim olmadığı için ‘mor’ pijamalarımın üzerine siyah ceketimi giydim. ’Mor’ şapka beremi ve ‘mor’ atkımı taktım. Bilerek üzerime fazla şey giymedim. Üşümek için ! Üşümeyi severim ! Dışarıya çıktım. Kendimi huzura bıraktım. Sokaklar ıslak ve bomboştu. Seviyorum şehrimin bu halini. Yağmurlu, kimsesiz halini… Tıpkı kendimi sevdiğim gibi..  Kendimi ilk defa ‘buraya’ ait hissettim. Şehrimin buradalığından daha öte bir buradalıktı hissetiyim buradalık duygusu.. Buradaydım işte, ait olmak konusunda korkaklığından özlemekten bile aciz ruhum ilk kez kendini ‘buraya’ ait hissetti. Bu his beni mutlu etti. Mavi’yi görmek istedim. Denize doğru yürüdüm. İki maviyi aynı anda gördüğüm zaman bir banka bıraktım kendimi. Şehrimi izledim o banktan. İlk önce gözüm şehrin manzarasının arasından dünün inadına bana göz kırpan güneşe takıldı. Ona gülümsedim. Alakamı bu seferde şehrimin kıyı şeridinin manzarası cezp etti. Sonra senin şehrini düşündüm. Düş kentimi… Kar olmalıydı şu anda orada. Kar yoksa bile karın izleri. İçimde ki huzur büyüdü, kocaman oldu. Dudaklarımda yine bir gülümseme. Ama bu sefer gözlerimde eşlik etti dudaklarıma. Hemen kalemime ve kâğıdıma sarıldım. Sana ‘bunları’ yazdım. Belki de içimdekiler yine eksik ya da fazla oldu ama bu sefer umursamadım umursamaz umrundalığımı…’Çünkü bu sabah ‘anlamlı sabah’ idi. Beklediğim sabah… Bana öğrettiğin ‘işaretlerden’ anladım. Senden anladım.

İçim rahat oturduğum bankta sigaramı yaktım. Gözlerimi kapattım. Seni düşledim ! Uzun bir aradan sonra seni ilk defa bu kadar derin hissedebildim. Gülümsedim. Bu sefer senin için gülümsedim. Sana gülümsedim. Sigaramı söndürdüm. Yazdıklarımı alıp eve doğru yürümeye başladım.

Ben eve doğru yürürken yağmur yağmaya başladı. Daha doğru tabiriyle çiselemeye. Fark etmez yağmurun her halini severim. Bir kerede yağmura gülümsedim. Uzun zamandır bu kadar çok gülümsememiştim ! Yağmura rağmen gökyüzünde güneş varlığını hala korumaya çalışıyordu. Belki gökkuşağı oluşur diye bekledim ama olmadı. Hem bu kadar işaret yeterdi zaten.

Umursamadan beni gören biri var mıdır ya da beni pijamalarımla bu halde görürse hakkımda ne düşünür diye kollarımı iki yana açıp gökyüzüne bakar bir şekilde kendi eksenim etrafında dönmeye başladım. Akabinde dans etmeye… Bu seferde KENDİME gülümsedim. Çok sık yaptığım bir şey değildir kendime gülümsemek. Tadını çıkardım.

Bir sabah için bu kadar gülümsemek kafi deyip fırına girdim. Evdeki herkesin zevkine göre poğaça simit tarzı yiyecekler aldım. Evime döndüm. Çay demledim. Kahvaltı masasını hazırladım. Evdekilerin uyanmasını beklerken ‘bir şarkı’ dinledim. Senin bana ’’neden bilmiyorum ama bu şarkıyı dinlerken seni düşünüyorum’’ dediğin şarkıyı dinledim. Alanis Morissette ‘Utopia’(…)


İşte benim hayalden gerçeğim.. Hayalin içine girmeyeli uzun zaman olmuştu. Hayal kurmaktan hiç vazgeçmedim. Ama hayal ile bir olmayı özlemişim.. Kendimi unutmaya başladım son zamanlarda.. İyi gelmedi bu bana.. Belki de ‘işaretlere’ ihtiyacım var yine, yeniden.. Kim bilir beklide rüyam-hayalden gerçeğim- de bir işarettir. Kendimi hatırlamalıyım, kendimi unuttuğum o yerlerden çıkartıp, kendime kavuşmalıyım.

Bir Öykü..



Bir varmış, bir yokmuş.. Zaman var olmak isterken yok olmuş, sonra yok olayım derken var olmuş. Sonunda zaman sıkılmış kendi ile savaşmaktan hem var olmuş hem yokmuş.. İşte tam da bu zaman kargaşanın içinde sahil şehrinin birinde küçük bir kız yaşarmış. Dalgalı saçları beline kadar uzarmış. Tombul yanaklarından gülümsemesi, elinden pembe pamuk şekeri hiç eksik olmazmış. Babası prenses dermiş küçük kıza. Küçük kızın naifliğine prenses olmak gerçekten de çok yakışırmış. Büyükannesi prensesler her sabah saçlarını fırçalar dermiş kıza, annesi ise prensesler hep uyumlu giyinir dermiş. Küçük kız büyüklerinin sözünü hep dinlermiş. Dinlemez gibi gözüktüğü zamanlarda bile en çok uslu olmayı severmiş.

Bir sabah erkenden uyanmış küçük kız. O gün, günlerden pazarmış ve Pazar günleri prensesler ile babalarının gezme günüymüş. Küçük kız ilk önce büyükannesinin yanına koşup ona saçlarını fırçalatmış. Evlerinin uzun koridorunda annesinin yanına koşarken, annesi ile karşılaşmış. Annesinin elinden tutup odasına sürüklerken gerçekten de çok heyecanlıymış. Annesi fırfırlı pembe eteğini giydirmiş ona, üzerine giydirdiği beyaz badisinin üzerinde pembe pati izleri varmış. Pembe babetleri ve saçına taktığı pembe tacı sonunda aynadaki görüntüsünden en çok kendi hoşnut kalmış.

Prenses bir elinde babasının eli, bir elinde pembe pamuk şekeri gezmeye başlamış sokaklarda..  Önce martılar ile konuşmuş, sonra deniz ile dertleşmiş. Ona annesini şikayet etmiş. Daha sonra gözlerini yukarı kaldırmış, içini ısıtan güneş ile karşılaşmış. Göz kırpmış güneşe, güneşte ona el sallamış. 

Pamuk şekerini bitirince yüzünü düşürdüğünü görmüş babası hemen ona  simit almış. Bir elimde babasının eli, bir elinde simidi kuğlu parka doğru yürümeye başlamışlar. Küçük kız, orada simitini beyaz kuğlar ile paylaşmış. Kuğlar siyah olsa da simitini paylaşırmış.  Babasının hoşuna gitmiş küçük kızın bu düşüncesi.. Babası prensesin saçlarını okşamış, prenses de ona sarılmış. Sonra beraberce eve yürümeye başlamışlar. 

Yolda  yürürlerken hayvanları çok seven küçük kız, metalden bir kaplumbağa ile karşılaşmış. Üstelik bu kaplumbağanın ayakları tekerlektenmiş. O kadar güzelmiş ki kaplumbağa küçük kız gözlerini ondan alamamış. Yuvarlak gözlüklerinin üzerinden metalden kaplumbağayı izleyen küçük kızı gören babası, küçük kıza gördüğü kaplunbağanın adının ''vosvos'' olduğunu söylemiş. Ve prenses o günden sonra hep bir vosvosu olsun istemiş.

Aradan yıllar yıllar geçmiş. Tahmin ettiğiniz gibi küçük kız hiç büyümemiş. Daha doğrusu büyürken çocuk kalmayı seçmiş. En sevdiği renk artık pembe değil mormuş. Ve hala bir vosvosun olsun istiyormuş. 

...

Bu gün prenses hala mor renkli, kelebek desenli bir vosvosu olsun istemekte.. Biliyor ki bir gün tam da hayallerinde ki bir vosvosu olacak. Ve vosvosu ile beraber sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacaklar. İşte o gün bu masal sona erecek ve prenses ile vosvosu erecekler muradına, bu hikayeyi bilenler çıkacaklar kerevetine.. :))


ESKİ HATALAR



Bir avuç şiir biriktirdim sana..
Sonra sıcaklığını umursamadan,
Avuçlarımı şöminemin ateşine bıraktım.
Döktüm bütün yalanlarımı sana..
Artık boş ve rahatım.
En çirkin maskemi taktım yüzüme,
Artık insanları kaçırmak için,
şüncelerimi anlatmama gerek yok.
Sevimsiz melodilere ihtiyacım yok,
Durduğum yerde durmasınlar diye..
nırı yok keyfimin,
Her şey bende, her şeyiyim kendimin.
rı kesicim sakinleştiricilerimle birlikte
Masamın üstünde..
Yanlarında bir bardak su var.
Diretiyorum ihtiyacım yok diye..
Yatıyorum ama uyumak ne mümkün..
Aslında hepsi yalan!!
Ne kadar sevsem de yalnızlığımı,
Beklide yalnız kalmamam gerekiyor.
Yoksa neye sinirleneceğim ben?
Kadehlerden neyin sinirini çıkaracağım??
Küçükken parçalayıp, ardından ağladığım
Oyuncaklarım gibiyim şimdi...

7 Kasım 2011 Pazartesi

BEKLERKEN



 Gökyüzü şeffaf inci döküyor bu sabah..
 Hüzün var içimde..
 Bir parça sitem, belki kızgınlık, biraz kırgınlık..
 Bitmez zannettiğim her şeyin tükenişini izlerken,
 Aslında onların hiç olmadıklarını gördüm.
 Peki, nedendi bu denli acı?
 Gerçekten acı mıydı?
 İnsanın ağlarken acımaz canı,
 Ağlamaya başladıysa geçmeye de başlamıştır acısı..
 Ben hiç gerçekten ağlamadım.


 Bakıyorum aynama..
 Tanıyamıyorum gözlerimde ki sitemi.
 O kadar geçmişte kalmış ki..
 Sahi adı neydi?
 Ne fark eder..
 Hüznü çoktan kaplamış benliğimi..
 Peki, ama bu kızgınlık neyin nesi?
 Ben kimseye kızamam ki,
 Çoktan geçmeliydi..
 Kırgınlığı her gün biraz daha dokunuyor tenime..
 Gözlerime kadar geliyor acısı..
 Tutuyorum…
 Zamana ihtiyacı var acımın,
 Gerçekten ağlamalıyım.
 

1 Ekim 2011 Cumartesi

Gelip giden 'düş'ünceler..


Uzun zamandır ‘kelimelerin yetersizliğine’ sığınıp, sustum kaldım. Oysa ana dilim hala sekiz sesli, yirmi bir sessiz harften oluşuyor. Ne eksin, ne de fazla hala aynı.. Yirmi dokuz harf işte.. Derdim kavram karmaşası mı? Sanmıyorum.. Kavramlar her zaman ki öznelliği ile aynı karmaşanın içinde. Peki, ne benim derdim? Neden sustu kelimelerim, neden kurudu kalemim? Belki de kuruyan kalbim.. Dudaklarımın kenarları da kurudu zaten. Krem falan hak getire.. Kız kurusu oldum çıktım:)  Canım acıyor. Ee sahil şehrinin hassas kalpli kızı olmak kolay değil. Soğuk havaya dayanamıyor tenim.. Ya soğuk şehirlerin sert bakışlı, yumuşak kalpli adamları? Bilemedim. Karıştı aklım. Çok hızlı düşünüyorum yine.. Düşünceme dayanabilir mi düşlerim? Sanırım yetersizleşen hislerim. Belki de büyümek bunun adı.. Bak bunu hiç bilemedim :)) Şüphe, çıksan artık içimden.. Bebeklik yadigarısın bana biliyorum ama, ee bir huzur versen..