Bir varmış, bir yokmuş.. Zaman var olmak isterken yok olmuş, sonra yok olayım derken var olmuş. Sonunda zaman sıkılmış kendi ile savaşmaktan hem var olmuş hem yokmuş.. İşte tam da bu zaman kargaşanın içinde sahil şehrinin birinde küçük bir kız yaşarmış. Dalgalı saçları beline kadar uzarmış. Tombul yanaklarından gülümsemesi, elinden pembe pamuk şekeri hiç eksik olmazmış. Babası prenses dermiş küçük kıza. Küçük kızın naifliğine prenses olmak gerçekten de çok yakışırmış. Büyükannesi prensesler her sabah saçlarını fırçalar dermiş kıza, annesi ise prensesler hep uyumlu giyinir dermiş. Küçük kız büyüklerinin sözünü hep dinlermiş. Dinlemez gibi gözüktüğü zamanlarda bile en çok uslu olmayı severmiş.
Bir sabah erkenden uyanmış küçük kız. O gün, günlerden pazarmış ve Pazar günleri prensesler ile babalarının gezme günüymüş. Küçük kız ilk önce büyükannesinin yanına koşup ona saçlarını fırçalatmış. Evlerinin uzun koridorunda annesinin yanına koşarken, annesi ile karşılaşmış. Annesinin elinden tutup odasına sürüklerken gerçekten de çok heyecanlıymış. Annesi fırfırlı pembe eteğini giydirmiş ona, üzerine giydirdiği beyaz badisinin üzerinde pembe pati izleri varmış. Pembe babetleri ve saçına taktığı pembe tacı sonunda aynadaki görüntüsünden en çok kendi hoşnut kalmış.
Prenses bir elinde babasının eli, bir elinde pembe pamuk şekeri gezmeye başlamış sokaklarda.. Önce martılar ile konuşmuş, sonra deniz ile dertleşmiş. Ona annesini şikayet etmiş. Daha sonra gözlerini yukarı kaldırmış, içini ısıtan güneş ile karşılaşmış. Göz kırpmış güneşe, güneşte ona el sallamış.
Pamuk şekerini bitirince yüzünü düşürdüğünü görmüş babası hemen ona simit almış. Bir elimde babasının eli, bir elinde simidi kuğlu parka doğru yürümeye başlamışlar. Küçük kız, orada simitini beyaz kuğlar ile paylaşmış. Kuğlar siyah olsa da simitini paylaşırmış. Babasının hoşuna gitmiş küçük kızın bu düşüncesi.. Babası prensesin saçlarını okşamış, prenses de ona sarılmış. Sonra beraberce eve yürümeye başlamışlar.
Yolda yürürlerken hayvanları çok seven küçük kız, metalden bir kaplumbağa ile karşılaşmış. Üstelik bu kaplumbağanın ayakları tekerlektenmiş. O kadar güzelmiş ki kaplumbağa küçük kız gözlerini ondan alamamış. Yuvarlak gözlüklerinin üzerinden metalden kaplumbağayı izleyen küçük kızı gören babası, küçük kıza gördüğü kaplunbağanın adının ''vosvos'' olduğunu söylemiş. Ve prenses o günden sonra hep bir vosvosu olsun istemiş.
Aradan yıllar yıllar geçmiş. Tahmin ettiğiniz gibi küçük kız hiç büyümemiş. Daha doğrusu büyürken çocuk kalmayı seçmiş. En sevdiği renk artık pembe değil mormuş. Ve hala bir vosvosun olsun istiyormuş.
...
Bu gün prenses hala mor renkli, kelebek desenli bir vosvosu olsun istemekte.. Biliyor ki bir gün tam da hayallerinde ki bir vosvosu olacak. Ve vosvosu ile beraber sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacaklar. İşte o gün bu masal sona erecek ve prenses ile vosvosu erecekler muradına, bu hikayeyi bilenler çıkacaklar kerevetine.. :))
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder